21/12/2008 · Kategori: ATATURK
Atatürk ve Liderlik 





Her şeyden önce kim olduğunu bilmeli ve kendine güvenmelidir.







Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar. Evet bu doğrudur. Benim isteyip de yapamayacağım bir şey yoktur. Çünkü ben

zoraki ve insafsızca hareket etmesini bilmem. Ben kalpleri kırarak değil kazanarak hükmetmek isterim. - Mustafa Kemal ATATÜRK




Lider dediğin





Her kim olursa olsun insanlara değer vermelidir.







Millete efendilik yoktur. Ona hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur. - Mustafa Kemal ATATÜRK





ve mütevazı olmalıdır...







Bu ulusu ben değil içimizdeki ruh, damarımızdaki kan kurtarmıştır. - Mustafa Kemal ATATÜRK



Lider dediğin





Önde yürüyen değil, yol gösteren olmalıdır.







Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve

asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir. - Mustafa Kemal ATATÜRK




Lider dediğin





Yeri geldi mi sıradan bir asker







Yeri geldi mi Başkomutan olmalıdır...







Memleketin ellide biri değil, her tarafı tahrip edilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız - Mustafa Kemal ATATÜRK



Lider dediğin





Fedakar olmalıdır.







Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim. - Mustafa Kemal ATATÜRK





Lider dediğin





İlkelerine ve sözlerine bağlı olmalıdır.







Ben toprak büyütme meraklısı değilim. Barış bozma alışkanlığım yoktur. Ancak sözleşmeye dayanan hakkimizin isteyicisiyim. Onu almazsam

edemem. Büyük meclisin kürsüsünden milletime söz verdim. Hatay'ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem

milletimin huzuruna çıkamam. Yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim, Yenilmem. Yenilirsem bir dakika yaşayamam -Mustafa Kemal ATATÜRK




Lider dediğin





Güvenilir ve samimi olmalıdır. Kalbinde ne varsa dilinden de o dökülmelidir.







Ben düşündüklerimi, sevdiklerime olduğu gibi söylerim. Aynı zamanda lüzumlu olmayan bir sözü kalbimde taşımak iktidarında olmayan bir

adamım. Çünkü ben bir halk adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın huzurunda söylemeliyim. Yanlışım varsa, halk beni tekzip eder. Fakat

şimdiye kadar bu açık konuşmada halkın beni tekzip ettiğini görmedim. - Mustafa Kemal ATATÜRK




Lider dediğin





Konuşmayı ve







dinlemeyi bilmelidir.







Lider dediğin





Sorumluluk almayı bilmeli







Mesuliyet yükü her şeyden, ölümden de ağırdır. - Mustafa Kemal ATATÜRK



Lider dediğin





Astlarına ve dostlarına sonuna kadar güvenmeli







Benim için ordumuzun kıymetini ifadede ölçü şudur: Türk ordusunun bir kıtası muadilinin behemehal mağlup eder, iki mislini durdurur ve

tespit eder. - Mustafa Kemal ATATÜRK




ve başarıyı paylaşabilmelidir.







Bir ulus, bir toplum yalnız bir kişinin çabası ile adımcık bile atamaz. - Mustafa Kemal ATATÜRK



Lider dediğin





Hedefleri gibi







Zafer zafer benimdir diyebilenin, muvaffakiyet, muvaffak olacağım diye başlayanın ve muvaffak oldum diyebilenindir. - Mustafa Kemal ATATÜRK



Lider dediğin





Kavgaları gibi







Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Benim sizden istediğim şey, yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman da, durmadan yürümek,

yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. - Mustafa Kemal ATATÜRK




Lider dediğin





Sevdaları gibi







Biz hayat ve istiklal isteyen bir milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatimizi yok etmeyi göze alırız.- Mustafa Kemal ATATÜRK



Lider dediğin





ATATÜRK gibi Olmalıdır.



Büyüklük odur ki kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın. Memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek ve o hedefe

yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, seni yoldan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen burada direneceksin. Önünde sonsuz engeller

yığılacaktır. Kendini büyük değil, küçük, araçsız hiç telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri asacak, ondan sonra

sana büyüksün derlerse bunu diyenlere güleceksin. - Mustafa Kemal ATATÜRK




Oldu mu VATAN







Öldü mü EFSANE olmalıdır.







Beni görmek demek ille de yüzümü görmek değildir.



Benim düşüncelerimi, benim duygularımı anlıyorsanız bu yeter.



Mustafa Kemal ATATÜRK

14/7/2007 · Kategori: Hikayelerim

 

Gençlik İksiri

 

Hayat değişkendir, durağan değildir. Bir çok insan hayatımıza girer çıkar. Bazılarını unuturuz bazılarını hatırlarız. Eskiden tanıdığımız bir kişiye” Ne kadar değişmişsin?” demek ne kadar abestir. O değiştiyse biz de değişmişizdir. Hem dış görünüş hem de alışkanlıklar ve huylar zamanla değişir.

İki hafta kadar önceydi. Bir alış veriş merkezinin kocaman marketinden içeriye giriyordum. Eski bir tanıdığım ile karşılaştım. Onu görmeyeli neredeyse altı sene olmuştu. O beni tanıyıp selam vermese ‘yabancı’ birisi diye geçer giderdim yanından. Hatırladığım halinden eser yoktu. Çakı gibi bir delikanlıdan farkı yoktu. Hatırladığımdan daha kaslıydı ve göbeği de ortadan kaybolmuştu.  Yüzüne de bir pembelik gelmişti. Eskiden sarımsı bir hali vardı, şimdi bundan eser kalmamıştı. İlk o söze başladı:

“Merhaba, Melek Hanım. Beni tanımadınız mı? Eskiden aynı okuldaydık.”

Ben hatırlamaya çalışırken o sözüne devam etti.

“Benim ben, Rasim Koşan” Hani boşanmıştım, sonra tayin olup gitmiştim. Siz yine aynı okulda mısınız?”

“Aa, şimdi hatırladım sizi Rasim Bey. O kadar çok değişmişsiniz ki tanıyamadım sizi.”

“Bana gençlik aşısı vurdular” diyerek gülmeye başladı ve konuşmasına devam etti.“Size kartvizitimi vereyim. Şimdi anlatsam uzun sürer. İş yerime gelin size anlatayım.”

Kartvizitini elime tutuşturdu. Sonra aceleyle dışarıya çıkıp gözden kayboldu.

 

Merakımdan çatlıyordum. Rasim Bey’in gençlik iksirinin sırrını öğrenmeliydim. Geçen Cumartesi günü iki çocuğumu kursa, kocamı da maça yolladıktan sonra alış veriş yapmanın tam zamanıdır kendi kendime. Bir taşla bir çok kuş vuracaktım. Hem eteğimi çekiştiren şunu bunu al diyen çocuklar olmayacaktı hem de merakımı giderecektim. Rasim Bey’in elime aceleyle tutuşturduğu kartı tekrar alıp okudum. Bir konfeksiyon mağazasının adı yazılıydı. Mağaza ve Rasim Bey, ikisini bir arada bağdaştıramamıştım. Rasim Bey’in emekli olacak kadar yaşlı olduğunu sanmıyordum. Onun iyi bir mesleği vardı, bir mağazada çalıştığına inanamıyordum. Benim tanıdığım Rasim Bey hırslı ve çalışkan bir insandı.Çok iyi bir öğretmendi. Mesleğini bırakmazdı. Kartvizitteki adres, alış veriş yaptığım caddeye yakındı. Ben o caddeye pek nadir uğrarım. Çok şık ve pahalı mağazalar vardır orada. İndirime girse bile benim bütçemi aşar. Vitrinlerinin cazibesi ara sıra beni çeker, gezerim o caddede. Rasim Beyi düşünürken, birden kendimi mağazanın önünde buldum. Hatırladığıma göre bu mağaza birkaç ay önce açılmıştı.

Vitrin düzenlemesi beni oldukça etkiledi. Daha çok etkilenmek için içeriye adımımı atmam gerekiyordu. Kapıda beni güler yüzlü genç bir tezgahtar kız karşıladı.

“Buyrun Hanfendi, ne istemiştiniz?”

“Rasim Beyle görüşeceğim. Onunla eski meslektaşız.”

“Buyurun, sizi ofise götüreyim.”

Mağazanın arka tarafında camekânla ayrılmış bölümde, genç şık bir hanımla oturmuş kahve içiyor halde buldum. Beni görünce hemen ayağa kalktı, “hoş geldiniz” deyip benimle tokalaştı. Sonra da beni kahve içtiği güzel hanımla tanıştırdı.

“Eski meslektaşım Melek Hanım ve eşim Ebru.”

Rasim Bey eşinin yanında duran boş koltuğu gösterirken eski muzipliğinden hiçbir şey kaybetmediğini de gösteriyordu: “Melek Hanım, eski tanıdıklarımı görmek beni mutlu ediyor. Sizi buraya getiren rüzgara da bir teşekkür etmek gerekir.” Bu sözlerden sonra bir kahkaha atıp bana ne içmek istediğimi sordu. “Kahve olsun” dedim ve ekledim. “Beni buraya ‘merak’ rüzgarı attı. Sizi değiştiren gençleştiren şeyi keşfetmeye gelmiştim. Sanırım cevabı buldum.”

Ebru hanım vereceğim cevabı merak ederek yüzüme baktı. Gözlerindeki pırıltı bana cevabın “O” olduğunu söylüyordu.

“Rasim Beyi bu kadar değiştiren siz olmalısınız, Ebru hanım. Sizin gibi güzel ve asil bir eş değiştirmiş olmalı onu.”

“Evet, kendimin biraz payı olduğunu kabul ediyorum, ama bu daha çok kendi çabasıyla.”

 

Biz iki kadın konuşurken, bir müşteri ile ilgilenmek için dışarı çıkan Rasim Bey, elinde kahveyle içeri girdi .

“Nerede kalmıştık bayanlar.”

“Sizin değişiminizde. Bana anlatmaya söz vermiştiniz. Belki ben de eşimi beş on yaş gençleştirebilirim, kim bilir.”

“Ben sözümün eriyim, anlatacağım dediysem anlatırım. Benim hikayem biraz uzun, umarım sıkılmazsın.”

“Aksine anlatmazsan sıkılacağım.”

“Altı yıl öncesini biliyorsunuz. Eşimle anlaşmazlığım vardı, bu beni çok etkilemişti. Kendimi bırakmıştım ve iyice kilo almıştım. Boşandıktan sonra da güneydeki illerden birisine atanmak için başvurmuştum. Gittiğim sahil kentinde kendime bir çeki düzen vermeyi düşünüyordum. Küçük bir daire kiraladım, ancak yetiriyordum parayı. Hem kira hem de nafaka bana zor geliyordu. Özel dersler olmasa iki yakam bir araya gelmezdi. Balık tutmak hobimdir, sahile gidip oltamla balık avlamaya bayılıyordum. Bu merakım sayesinde Ebru’nun abisiyle tanıştım. Sahilde balık tutarken iyi dost olduk, ona ek iş aradığımı söyledim. İhsan, Ebru’nun abisi bana kendi mağazasında çalışmayı önerdi. Bu sayede Ebru’yu da tanıdım. Öğleden sonralarımı onun mağazasında geçirmeye başladım. Kışın okul zamanı işler çok yoğun değildi ancak Mayıs ayında turistler gelmeye başladığında bizim işler de yoğunlaşmaya başladı. Ben bu zaman zarfında işi iyice öğrendim.  İhsan Abi bana öğretmenlik mesleğinden ayrılmamı ve onun ortağı olmamı önerdi. Bu fikre alışmam kolay olmadı. Ebru bayan reyonuna ben de erkek reyonuna bakıyordum. Okula gittiğim zaman ise Ebru her ikisini de idare ediyor bazen zor durumda kalıyordu. İhsan Abi’nin teklifini kabul ettim ve öğretmenlikten o yaz istifa ettim. Mağazanın yoğun işlerine kendimi verdim.”

“Peki, bu iş değişikliği seni nasıl değiştirdi.”

“Beni iş değil, İhsan Abi değiştirdi. Bana ‘sigara içmeme sözü’ verdirdi. Zaten mağazada sabah 10 akşam 10 arası tam 12 saat sigara içmeden durmaya çalışıyordum. Mağazasında büyük harflerle yazılmış, sigara içilmesini yasaklayan bir pano vardı. BU MÜESSESEDE SİGARA İÇMEK YASAKTIR. Öğle arasında ya da ara sıra dayanamadığımda dışarıya çıkıp bir fırt çekiyordum. İhsan Abim ilk zamanlar sigarama karışmamış, bana göz yummuştu. İşe başladığımdan birkaç hafta sonra bana söyle dediğini anımsıyorum. “Sen en iyi arkadaşını bir düşmana satar mısın?” “Ne demek istediğini anlamadım,” dedim. “Sigarayı benimle değişiyorsun. O senin düşmanın. Onu bıraktığında hayatındaki değişikliklere hazır mısın? Bir hafta içme bakalım.” Çocukluğumdan beri alışık olduğum, bana su gibi ekmek gibi doğal gelen bir nesneyi benden koparmaya çalışıyordu. Çocukken annem babam bu mereti kullanırdı. Ben oturma odamızda sigara dumanının eksik olduğunu hiç görmemiştim. Bu yüzden sigara bana hep normal bir şeymiş gibi gelmişti. Onu bırakmamı söyleyenlere hep kızardım. Benim zevkime karışılması hoşuma gitmezdi. Zararlı olduğunu biliyordum ancak bilmek onun zararlı olduğuna inanmak anlamına gelmiyordu. Nasıl olsa ben de diğerleri gibi bir gün ölecektim, ha bir gün önce olmuş ha bir gün sonra olmuş. Sigara içmeyenlerin sigara dumanımdan ne kadar rahatsız olduklarına pek aldırış etmezdim, bunun ne denli kötü bir davranış olduğunu bıraktıktan sonra anladım.

Sigarayı bıraktığım o hafta bana cehennem azabı gibi geldi.  Sigarasızlıktan o yiyecek senin bu yiyecek benim ha bire tıkınmaya başlamıştım. Birkaç hafta sonra daha kilolu biri olmuştum. Sigarayı bıraktıktan bir hafta sonra İhsan Abi bana kendimi nasıl hissettiğimi sordu. Ona nasıl kızgın olduğumu söyledim. O bana bir şey söylemedi. Hafta sonu beni bir jimnastik salonuna götürdü. İki saat o alet senin bu alet benim binmekten, kullanmaktan yürüyemeyecek hale gelmiştim. Ne kadar da hammışım meğer.

Mevsim ilkbahardı. Artık her sabah çok erkenden kalkıp İhsan Abi ile yakındaki bir parkta koşmaya başlamıştım. Sabahları ilkbaharın tatlı serinliğini tadıyordum. Koşarken terliyordum, içimde yıllarca biriktirdiğim zehirlerin çıktığını fark etmeye başladığım zaman daha  çok koşma isteği uyandı bende. Koştukça, hareket ettikçe kendimi daha iyi hissetmeye başlamıştım. Koşuya başladığım zamanlar, bir saat koşmak bana ölüm gibi geliyordu. Nefes nefese kalıyordum ve koştuğum mesafe şimdikinden oldukça kısaydı. Şimdi iki saate yakın hem koşuyorum hem de yürüyorum. Muhteşem manzarayı ve sabah serinliğini içimde hissediyorum. Bu bana müthiş bir mutluluk ve zindelik veriyor.

Sigaraya gelince, artık kokusu bile midemi bulandırıyor. Bir zamanlar bu iğrenç kokuyla nasıl gezmiş, dolaşmışım anlayamıyorum. Artık hayatımda sigaranın yeri yok. Ebru ile iki yaşındaki kızımız Elif var. Onlar benim her şeyim. Aileme her şeyden çok değer veriyorum. Vaktimin çoğunu onlara ayırıyorum. Bir çocuğun büyümesini görmek,  öyle büyük mutluluk ki. Hiçbir anını kaçırmak istemiyorum.”

Rasim Beyin hikayesini dinlerken zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Zaman epey ilerlemişti. Tam bu sırada birkaç müşteri geldi. Onlarla ilgilenmesi gerekiyordu Rasim Bey’in. Ben de Rasim Bey’e hikayesi için çok teşekkür ettim. Eşini ve kendisini eve davet ettim, bir kağıda adresimi yazıp verdim.

Çarşıya otobüsle gelmiştim. Otobüs durağına doğru yürürken gerçek dostluğun nasıl olması gerektiğini düşündüm. Aklımın bir köşesinde ise Ebru ile Rasim nasıl evlenmiş acaba diye bir soru takılıp kalmıştı. Bunu daha sonra öğrenirim artık diyerek kendimi avuttum. Eve vardığım zaman bizimkilere yemek yapıp sofrayı hazırladım. Akşam yemekte Rasim beyin güzel hikayesini aileme anlatırken buldum kendimi.

 

3/7/2007 · Kategori: Siirlerim

Şiirlerimin her biri gönül bahçemin bir köşesinden kopup gelmiştir. Okuyarak paylaşmanız en büyük dileğimdir.

 

http://gonulbahcesi.blogcu.com/Siirlerim/

3/7/2007 · Kategori: Hikayelerim

Hikayelerim gönül bahçemden koparak gelmektedir.

 

http://gonulbahcesi.blogcu.com/Hikayelerim/

 

Hikayelerimi tek tek okuyup yorumlamanızı diliyorum. Bana yazılan her yorum gelecek hikayelerimin daha güzel olması demektir.

 

Şimdiden iyi okumalar.

16/6/2007 · Kategori: Guzel Sozler

Babalık mesleği

Baba olmak bir içgüdü değildir, sonradan öğrenilen bir 'meslektir'. Tüm hayatın uğrunda feda edildiği, karşılığında sadece mutlu bir hayatın ve bir ömür yetecek sevginin kazanıldığı bir meslek...

 

Baba olmak bir beceridir tıpkı anne olmak gibi ve erkeğin o hantal ellerinden doğan, kocaman yüreğinden kopan en nazik ve kutsal güçtür...


Erkek çocuğun kahramanıdır baba, kız çocuğun hayallerindeki erkek... Korumacılığın ve gücün sembolüdür o. Her ne kadar günümüzde baba imajı korkulan, yasaklayan ve sert bir görünüme bürünse de bu sadece ailede kurulması gereken otoritenin tek bir tarafa yüklenip toplumda yanlış yorumlanmasından ve uygulanmasından
kaynaklanmaktadır.

 

Kendinizi çaresiz hissettiğinizde, yanınıza gelip sizi avutmak için en doğru kelimeleri bulmaya çalışandır baba... Çocukken ne kadar güçlü olduğunuzu göstermenin kriteridir. Mutluluğunuzu en içten çocuksuluğuyla paylaşan kişidir... En samimi suç ortağınızdır... Hayata atıldığınızda hem arkanızda destek hem yanınızda arkadaş hem de önünüzde yol gösterici olabilen 'tek' kişidir...


Bugün çevremize baktığımızda aile ilişkilerinin gitgide kopuklaştığını, sevginin parayla ölçüldüğünü, ilişkilerin zoraki olduğunu ve iletişimin en aza düştüğünü görüyoruz.
Baba olmak belki de bu noktada en zor olanı. Çocuklara gerçek babalığı göstermek, aileyi gerçek sevgi bağıyla bir arada tutmak, gençlerle çağa ayak uydurarak iletişim kurabilmek, onlara içinde bulunduğumuz bu tekinsiz zamanda doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayrımsayabilmeyi öğretmek ve
bunların yanında iyi ve başarılı bir eş olabilmek gerçekten büyük bir çaba ve emek gerektiriyor. Başarmaya çalıştıkları tüm bu işler, hayatta tutmaya çabaladıkları değerler, onları gerçek birer 'kahraman' yapıyor. Baba olmayı
başarabilen gerçek kahramanlar...

 

Bütün babaların babalar günü kutlu olsun.

12/6/2007 · Kategori: Guzel Sozler

Nefs ki

 

Ey gönlüm nefsine kul köle olma,
Onun başka başka kıblesi vardır.
Tamahkâr olanda şeref arama,
Nefs ki şereflerin mezar taşıdır.

El etek öptürür uyarsan ona,
Kapıdan kapıya seni gezdirir,
Maskara olursun dosta, düşmana,
Nefs ki şeytanların baş yoldaşıdır.

Gelendost
 

Özcan İşler

 

http://gelendost.blogcu.com/

 

Özcan beyin son eklediği şiir. Çok güzel. herkesin okumasını isterim. Bu gönül dostunun şiirlerini çok beğeniyorum. Onun sayfasına uğrayıp şiirlerini okumanızı öneririm.

2/6/2007 ·

Beyza’nın Kadınları

 

 

Filmi seyrederken, senaryoya çok az özen gösterildiğini gördüm, çünkü bazı açık noktaları vardı. Bu yüzden korku filmi olduğunu söyleyemem, açıkçası ben hiç korkmadım. Bazı sahnelerinden iğrendim sadece. Kısacası, korku filmi olarak başarılı bulmadım.

 

 Filmin sonunu beğendim en çok. Ben Beyza’nın suçlu olduğuna tam inanacaktım ( filmin senaryosu bu konuda güzel hazırlanmış) ama değilmiş. Filmi anlatmak istemiyorum, seyretmeyenler olabilir.

 

Ben size senaryoda beğenmediğim noktalardan birisini anlatacağım. Bu sahne, filmin ilk başlarında geçiyor. Bana çok saçma geldi. Anlatınca, siz de bana hak vereceksiniz. Bu kadar özenle hazırlanmış bir filmde nasıl olur diyeceksiniz.

 

Denizden bir bacak çıkarılıyor. Kime ait olduğu araştırılıyor. Bir erkek bacağı olduğu kıllarından anlaşılıyor. Buraya kadar tamam. Bacağı görmesi için bir kadın getiriliyor  ve kadın sudan çıkmış ve hırpalanmış bu bacağı gördüğünde bayılıyor. Böylece sudan çıkan bu bacağın,bu kadının oğluna ait olduğu anlaşılıyor. İşte saçma olan yer burası. Bacak bacağa benzer, insan yüzü gibi ayırt edici özellikleri pek yoktur.Bu bacağın sahibinin bulunması böyle olmamalıydı. Yakınları kaybolan ailelerden DNA örnekleri alınmalıydı. İşte o zaman film gerçekten inandırıcı olurdu.Bu yüzden film ta baştan inandırıcılığını yitiriyor.

 

Kısacası bacak bacağa benzer, insanlar bir bacak görünce kendi çocuğuna ait olduğunu anlayamaz ve bayılmazlar.

 

22/5/2007 · Kategori: Hikayelerim

 

Tek Kişilik Doğum Günü Partisi

 

Bugün benim doğum günüm. İşte bu da benim pastam. Mumlar, mumlarım nerede? Nereye koydum mumlarımı? Tamam, şimdi hatırladım. Ceketimin cebine koymuştum. Mumları yerleştirip yaktım mı, işlem tamamdır. Ne güzel kokuyor, mis gibi… Şimdi yiyemem ki daha mumları yakıp söndürmedim. Dileğimi bile dilemedim. Çocuk gibi dilek mi dileyecekmişim. Biraz daha pastanın güzelliğini seyredip kokusunu içime çekeceğim.

 

 Çocukluğum, çocukluğumu özledim. Ne zaman anneme kek yapmasını söylesem, beni kırmazdı. İşi yoksa hemen unu eleyip, yumurtaları çırpar, çabucak keki yapıverirdi. Yanına da çay yaptı  mı, keyfime diyecek yoktu. Okuldan geldiğim zaman bile acıkmışımdır diye kek, kek olmazsa kurabiye bulurdum masanın üzerinde. Ne iştahla yerdim onları, ah bir bilseniz.Annem, “Canım oğlum, okulda ne yaptın bugün?” derdi. O gün yaptıklarımı anlatırdım ona.  Bu çay pasta faslından sonra ben ödevlerimi yapardım, annem de beni izlerdi bir süre. Bazen de bilemediğim olduğunda bana yardım ederdi. Bana nasıl çalışmam gerektiğini öğreten annem, benim her şeyimle tek tek ilgilenen annem şimdi yanımda değil, uzaklarda. Daha doğrusu ben uzaklardayım. O benim bugünlere gelmemi sağladı, başarılara adım atmamı sağladı. Ah, anneciğim neler yaptım sana. Seni ne çok üzdüm. Yüreğim sızlıyor şimdi. Şuracıkta, boğazımda bir yumru var; yutkunamıyorum. Nefesimi bile zor alıyorum. Annem ve babamı ne çok üzmüşüm, şimdi anlıyorum onları. Ne demek istediklerini çok iyi anladım. Oğlunuz yaban ellerde yapayalnız, ve içi kan ağlıyor.

 

Bu yurt odası sanki bir tabut gibi iyice daraldı. Duvarlar üzerime üzerime geliyor, bunalıyorum. Durun, çekilin gelmeyin üstüme. Masam yatağımın yanı başında, ben de sandalyede öylece oturuyorum. Yatağımın karşısında bir yatak daha var. Onun yanında da bir masa ve dolap. Burası bir yurt odası. Demin kendimden geçip her şeyi unutuvermişim gibi geldi bir anda. Bu dört duvar arasında zindanda hücreye kapatılmış bir mahkum gibi hissediyorum kendimi: Yapayalnız. Oda arkadaşım, Mehmet dün memleketine gitti. Arkadaşım giderken bir hoşça kal bile demedi. Besbelli bana kırgın gitti.

 

“Oğlum, gel gitme; ne yapacaksın gidip”, diyordu annem, kafesteki kuşunu kaçırmak istemiyordu. Beni hep koruyup gözetmişti. Babam sessizliği ile bana kafa tutuyordu adeta. O da istemiyordu gitmememi. Lafını esirgemeyen annemin yanında onunkisi başka türlü dokunuyordu bana. Gözlerinden okuyordum benim başka bir ülkeye gidip okumamı istemeyişini. Ne işin var elin yaban ellerinde diyordu. Kendi memleketimizde Türkiye’de üniversite kıtlığımı var. İyi de puanın var, İstanbul’da istediğin bir fakültede okuyabilirsin. İşte bunları okuyordum babamın gözlerinde. Sessizce gelen sözler oktanda keskindi, kalbime ok gibi saplanıyordu. “Yaban ellerde okuyacağına Anadolu’daki bir şehirde okutalım seni; yurtta kalmak istemezsen sana ev de tutarız. Bizim gelirimiz  senin geleceğini kurman için elbette yetecek durumda. Aç değiliz, açık değiliz, Allah’a şükür.” Annem benim vazgeçmem için her tavizi vermeye hazırdı, ama ben diretiyordum.

 

Geçen yaz  bir akşam üstü kapıdan içeri adımımı atar atmaz annemle babamın tartıştıklarını işittim. Konu bendim, benim buralara gelmek isteyişimdi. Babam annemi beni ikna edememekle suçluyordu, annem de babamı ağzını açıp tek kelime etmemekle. Salona girip girmemekte tereddüt ettim bir an, içimden yuvadan uçup gitmek geldi.Güçlüklere karşı gelmek için birazcık olsun içimde  enerji olmadığını düşünüyordum. Enerjimi tüketen şeyin ne olduğunu ben iyi biliyordum, aileme söyleme gücü bulamıyordum. Beni güzel İstanbul’umdan, Türkiye’mden uzaklaşmaya zorlayan şeyin ne olduğunu bilemezlerdi. O şey, beni mahveden, yaşama sevincimi yitirmeme neden olan, sonra da  kaçıp uzaklaşma  isteğime neden olan şey. Ona şey demek geliyor içimden nedense. O şey karşı dairemizde oturan komşularımızın kızıydı. Keşke tanımaz olsaydım onu. Keşke sadece selam verip geçtiklerimden  birisi olsaydı.

 

Dört yaz önceydi. Bir kamyon gürültüsüyle uyandım. Yatağım pencerenin yanı başındadır. Merakımı yenemeyip ne  olduğunu görmek içim yataktan nasıl fırladığımı bilemedim. Ev nakliye kamyonlarından birisi bizim apartmanın kapısına dayanmıştı. Karşı dairemize taşınıyorlar diye düşünmüştüm. Çünkü birkaç aydan beri boştu ve birkaç gün önce de tutulduğunu annemle komşu kadın konuşurlarken duymuştum. Yeni kiracılar nasıl birileri acaba diye düşünüyordum. Kiracıları iki üç gün sonra bir akşam üstü gördüm. Evin reisi, karısını ve iki kızını ev yerleştirildikten sonra memleketine gidip getirmişti. Annemden öğrendiğime göre İstanbul’a yeni tayin olmuşlardı. Adam polisti, doğu vilayetlerinden birinden geliyordu.

 

Nedense mahallede ve apartmanda ne var ne yok hep annemden duyardım. Babam bilse bile söylemezdi, nedense dut yemiş bülbül gibi susardı da gözleri konuşurdu. Onun bağırması için iyice damarına basmış olmak gerekir. Anlatacağı bir şey varsa uzatmadan söylerdi. Bazı insanlar vardır babamın bir iki cümlede söylediği şey için  roman bile yazabilirler de kimse ne dediklerini anlamaz. Babamın bir iki kelimesi, bakışları içime işlerdi. Benim DNA’larıma da bulaşmış, lafı uzatmayı hiç sevmem. Benim kaçıp buralara gelmeme neden olan işte bu babamdan bana geçen DNA’lar değil miydi. Oda arkadaşımı da bu yüzden darıltmıştım. Elimde değil, ne yapayım DNA’larımda şifrelenmiş.Ben ve etrafımdakiler bu yüzden acı çekiyoruz.

 

Kapı komşularımızla yavaş yavaş ahbap olduk. Önce kadınlar, sonra biz çocuklar, daha sonra da erkekler.  Annem ve apartmandaki birkaç kadın hoş geldiniz demek için oturmaya gittiler. Biz çocuklar, ben o zaman hazırlıktan lise bire geçmiştim. Benden üç yaş küçük kız kardeşim Merve de orta okul ikiye geçmişti. Yeni kiracıların kızlarıyla Merve, kısa sürede  birbirleriyle kaynaşıp dost olmuşlardı. Onlardan biri benimle yaşıttı, diğeri de Merve’ den  bir yaş büyüktü. Günleri bir gün bizde bir gün onlarda geçip gidiyordu. Kardeşimi daha önce hiç bu kadar neşeli görmemiştim. Özellikle yazları sıkıntıdan patlardı, apartmanda kendi yaşında hiç kız olmamasından yakınırdı. Bir kız arkadaşı vardı, yan apartmanda oturan ancak yazları kendi memleketlerine gidiyorlardı.

 

O yıl okulların açıldığı ilk gün O’nu da bizim sınıfta gördüm. Demek O da ismini söylemeye dilim varmıyor, Pınar da Anadolu Lisesinde okuyordu. Aynı sınıfa düşmüştük. Bizim Pınarla arkadaşlığımız böyle başladı. Ertesi sene sayısalı seçmiştik ikimizde. Yine aynı sınıfa düşmüştük. Karşı komşumun kızıyla yine aynı dershaneye yazılmıştık ve yine aynı sınıftaydık. Her yerde onu görüyordum. Nasıl bir kızdı, şimdi unutmaya çalıştığım insanı hatırlama çalışıyorum. Boyu ne çok uzun ne de kısadır. Çok sıska bir kız değildir. Orta boyda orta kilolu bu kıza arkadan bakınca üçgen bir vücudu olduğunu görürsünüz. Atletik yapılıydı. Gözleri ela ile kahverengi arası bir renkteydi, aslıda renginden çok ışıl ışıl olması daha çok dikkati çekmiştir. Teni çok beyaz değildi, esmerde değildi, sanırım buğday tenliydi. Beni en çok etkileyen ise her zaman saçları olmuştur.. Kumral ve az dalgalı saçları beline kadar uzuyordu. Oldukçada gürdü. Saçlarına itina etmediği bir günü hiç görmedim. Onları şöyle biraz sallasa, dalgalandırsa içim giderdi. Burnu ve ağzı bir nokta gibi duruyorlardı yüzünde. Bir yumurtayı andıran kafasındaki yüzü sanki siliniyor gibiydi, neredeyse aklımdan çıkmış gitmişti. Şimdiye kadar hiç düşünmemiştim onu, hiç aklıma getirmemiştim, daha doğrusu Bu fikirden kaçmıştım. Onunla aynı ülkede bile olmak istemeyen ben, aynı dünyada olmaya bile tahammül edemiyordum. Uzaklaşmak, unutmak, unutmak istiyordum. Bütün olan bitenden uzaklaşmak, kendime gelmek istiyordum. Kapı komşumuz olmasaydı, yine kaçar mıydım bilmiyorum Sanırım yine kaçardım da belki bu kadar uzağa gitmezdim.

 

Aşık olmak nedir bilir misiniz? Ben bu kumral saçlara aşık olmuştum ilk. Ona ilgi duymaya ilk günden başlamıştım. O saçları ilk gördüğümde vurulmuştum. Saçından sonra da sesine vurulmuştum. Bize kız kardeşiyle ilk geldiği günü, ilk sözcüklerini duyduğum zamanı dün gibi hatırlıyorum. Konuşan sanki bir peri kızıydı. Alçak perdeden, sarayda yetişmiş bit prenses edasıyla yavaş ve tane tane konuşuyordu. Benim bildiğim kızların çoğu cırtlak cırtlak konuşurdu oysa. Konuşurken insana güven veren bir havası vardı. O konuştukça, ben hep susmalıydım ki, sürekli onu duyabilmeliydim. Sesi beynimin içine nüfuz etmeliydi. Bir de bu sesi hep beynimde tutmak isterdim nedense. Artık öyle bir şeyi asla istemiyorum, değil sesini yüzünü bile görmeye tahammülüm kalmadı. Bu kızı düşünmek istemiyorum. Tanrım neden şimdi aklıma geldi. Ah, bana acı veriyor.

 

Bugün benim yaş günüm ve ben işte acılar içinde kıvranıp duruyorum. Artık sabrımın sınırlarını zorlamaktan yoruldum, usandım. İçimde bir yangın yeri var, alevler ben kaçtıkça daha çok büyüyor. Yalnız kalmaktan korkar oldum. İçimdeki sesleri dinlemek istemiyorum. Bugün yalnız kalmak zorunda mıydım? Dışarının soğuğu ve karı, parasızlık. İşte son kalan paramla da bu pastayı aldım. Babamdan son işittiğim sözler hala kulağımda: “Oğlum, Onur, birkaç gün sabret. Bu ay paraya sıkışığım, sana parayı gecikmeli göndereceğim.” “Burada okumayı kendim istedim, sonuçlarına da katlanacağım,” diye geçirmiştim içimden, ancak babama bunları söyleyemezdim. Buralara gelmek için kavga etmiştim onlarla, kendimi haksız duruma düşüremezdim.

 

Kavga, insanın ilk nefesinden son nefesine kadar kaçınılmaz olgularındandır. Kendi değer yargılarımızın başkalarınınkilerle çatıştığı noktada çıkar hep kavgalar. Kavgacı bir ruhum var diye düşünmüyordum, yine de bugün kavgalarıma yenildiğimin farkındalığımın farkındayım. Sonuç olarak bu beni yalnızlığımla baş başa bıraktı. Nedense sevdiklerimle kavgalıyım: Ailemle, Pınar’la, Mehmet’le. Pınar ile ufak anlaşmazlıklarımız olurdu, ancak bunları çözüme ulaştırırdık. Birkaç büyük kavgamız da olmuştu; birkaç hafta küs dolaşmış ve daha sonra biribirimizsiz yapamayacağımızı anlayıp barışıvermiştik. Sonuncusunu hatırlamak istemiyorum. Bu benim hayatımı değiştiren kavga, beni yenik düşüren kavga…

 

Lisede aynı sınıfta, üniversitede aynı sınıfta olma fikri- bunu nasıl kabul edebilirdim Pınar. Sen doktor olup hastalara bakacaktın, benimse kan görmeye bile tahammülüm yok. “Ben işletme okuyacağım, Pınar”, dediğim zaman neden kendi isteğin olsun diye direttin. “Hani benimle aynı bölümde okuyacaktın, ne çabuk değiştirdin fikrini. Biliyorum, sen beni sevmiyorsun, artık gözün başkalarında… Dır, dır, dır.” “Ben sana tıp okuyacağım  diye bir şey demedim ki, kendi kendine gelin güvey oluyorsun. Ben seni hep dinledim, her dediğini yaptım, şuraya gidelim Onur dedin, gittim. Sen ne yapıyorsun. Beni bi kez olsun dinle be kızım.” “Be öyle mi be. Senin bu kadar kaba ve mankafa olduğunu da anlayamamışım.” “Sen de çok bencilsin. Kendinden başkasını düşündüğün yok! Elinden gelse anneni babanı bile yönetirsin. Sen başkasını neden dinleyecekmişsin ki! Hep seni dinlesinler. Hep sen, hep sen!...”  “Yeter, yüzünü bile görmek istemiyorum artık. Yeteeeerrrr.” “Ben de, git kendine aynı bölümde okuyacak senin tüm isteklerini yerine getirecek başka sevgili bul. Benim peşimi bırak Artık benim hayatımda Pınar diye birisi yok.”

 

Evet Pınar diye birisi yok artık hayatımda. Ama neden onun yerine başkası alamıyor. Ben onu terk ettim de o beni beynimde bile terk etmiyor. Çık kafamdan. Çık. Çık!!! Hâlâ beni yönetip duruyorsun, beğendiğim kızlara yaklaşamıyorum bile. Öf! Öff! Annem ve babamı da senin yüzünden üzdüm; Mehmet’i de. Mehmet sen haklısın be dostum ama elimden bir şey gelmiyor. Yapamıyorum işte gidip de o kıza çıkma teklifi yapamadım. Yapamadım değil yapamıyorum. “Onur, neden denemekten kaçınıyorsun? Git şu kızın yanına. Bir 'merhaba' de. Adını sanını sor. Hadi be oğlum. Bak nasıl da güzel. İnsanın içi gidiyor valla.” Mehmet, o kadar hoşuna gittiyse sen tavla o kızı. Bana göre değil.” “Ha, ha, ha. Bence sen bi korkaksın. Hep kaç dur. Hayatın kaçmakla geçip gidiyor. Dünya  ve hayat ne güzel. Sense kaçırıyorsun hayatı. Geçmişte yaşıyarak bir yere varamayacağını anla artık. Gününü yaşa. Gününü yaşarsan fırsatları yakalama fırsatın olur. ”

 

Gününü yaşa!  Bu küçük çikolatalı pasta ve mumlar günümü yaşayarak geçmişimden kaçışımı unutturacağına beni yüz yüze getirdi. Oysa ben neler düşünmüştüm. Doğum günümü kendi başıma kutlamaya karar verdiğimden beri nedir bu başıma gelen. İşte yaktım mumlarımı. Kutlama için mumları üflemek gerek. Kim uydurmuş bu seremoniyi. Ne saçma. Saçmaysa neden uyguluyorsun. Tamam artık üfledim. Ve işte ilk lokmam. Harika. Bu da ne? Benim cep telefonum çalıyor.

 

“Alo, anne, canım anneciğim.”

“Oğlum, canım oğlum benim. Doğum günün kutlu olsun. Baban ve kardeşin, Merve de yanımda. Bütün ailen burada Onur.”

 

Aman Allah’ım. Bu da ne? Erkekler ağlamazdı hani.

 

Yazan: Tülin Göncü

Tarih: 24 Temmuz 2006

21/5/2007 · Kategori: Guzel Sozler

1. Dünya'da en az 2 kişi sizi uğrunuzda ölecek kadar seviyordur.

2.Dünya'da en az 15 kişi uğrunuza ölmesede sizi seviyordur.

3. Biri sizin gibi olmadığı için size çok imreniyordur.

4. Sizin bir gülümsemeniz,size bakan bir çok yüzü aydınlatıyor.

5. Her gece birisi mutlaka uykuya dalmadan önce aklından sizi geçiriyordur.

6. Birisi için dünyalara bedelsinizdir.

7. Siz olmadan yaşayamayan en az 1 kişi var.

8. Siz sahip oldugunuz bütün özelliklerinizle kendinize özel ve eşsizsiniz.

9. Varlığından haberiniz bile olmayan biri,sizi seviyordur.

10. Dünyanın en büyük hatasını bile yapsanız,mutlaka bundan size yarayan birşey çıkar.

11. Bütün dünyanın size sırtını döndüğünü düşündüğünüzde,etrafınıza bir bakın..belkide sırtını dönen sizsiniz..?

12. Birşeyi elde edemeyeceginizi düşünürseniz ona asla sahip olamazsınız, ama kendinize inanırsanız er geç elde edersiniz.

13. İnsanların sadece iltifatlarını aklınızda tutun, kabalıklarını unutun.

14. Her zaman insanlara onlarla ilgili ne hissettiğinizi söyleyin,bilmelerini sagladıgınızda kendinizi çok daha iyi hissedeceksiniz.

15. Gerçekten eşsiz bir arkadaşa sahip oldugunuza inanıyorsanız,bunu hemen şimdi ona söyleyin.

21/5/2007 ·

canesim.blogcu.com tarafından sobelendim.  :)

 

İlk soruya cevap veriyorum..

 

1- Aşk felsefeniz nedir?

 

Aşkın gözü kördür. Aşık olan kişinin gözü hiç bir şeyi görmez. Aşkın insanlar gibi doğup büyüyüp öldüğüne inanıyorum. Bir aşk bitince herşey bitebilir. Bu yüzden aşkın sevgi ile birlikte bütünleşmesi gerektiğine inanıyorum.

 

2-aşk ile gurur arasında kalsanız hangisini tercih edersiniz?

 

tabiki aşkı.

 

3-Evliyseniz aşk evliliği mi yaptınız? bekarsanız aşk evliliği mi, yoksa mantık evliliği mi?

 

Şu anda bekarım. Evlenirsem hem aşk hem de mantığın ikisininde olmasını isterim.

 

4- Aşkınız ve aileniz arasında kalsanız hangisini tercih edersiniz?

 

Duruma göre değişir. Bu soruyu 15 sene önce sordum kendime. Ailemi seçtim. Evlenmiş olmak için evlenmek istemedim. ilerisini de düşünmem gerekiyordu.

 

5-hiç aşk acısı çektiniz mi? 

 

evet

 

ben de sobelenecek arkadaşımı seçtim.

 

handecasus2.blogcu.com

 

 

« Önceki ::